20 Ocak 2016 Çarşamba

Anneye Dair...



Huysuz değildim, yaramazdım.. Ufacık, başına buyruk bir kız çocuğuydum. İstediğim şeyleri elde etmesini bilirdim. Asiydim biraz. Belime kadar uzamış olan saçlarımı tek tek örerdi annem. Hepsine aynı özeni göstererek üstelik. Narin elleriyle...
El işlerine ayrı bir takıntım vardı. Çamaşır makinesi lüks o zamanlar, elde yıkama konusunda annemin minik rakibiydim. Misafirliklerde elime geçen bezle ortalığın şöyle bir tozunu alırdım. Şöyle hayal edin, ufak tefek bir kız var, o dönem Ferdi Tayfur meşhur, onun hit şarkılarından birini dili döndüğünce söylüyor annesinin çamaşır suyuna bastığı çamaşırları banyo kapısındaki engelleri aşarak yıkıyor. Bir de azimli, tertemiz olacak hepsi..
Yıllar sonra büyüyor ve okumayı öğreniyorum, gazete eklerindeki kitaplar en iyi arkadaşlarım. Ayşegül çarşıda, Ayşegül pazarda... Siyah evrak çantası gibi bir şey geçmiş elime, bütün kitaplarımı onun içinde biriktiriyor, yanımdan ayırmıyorum. Sosyal hayatım da aktif o sıralar, izci olmuşum. O etkinlik senin, bu etkinlik benim... Fular takma töreni, piyesler, şarkı söylemeler. Gözüm hep o koca kalabalığın arasında pırlanta gibi parlayan annemi buluyor, ne güzel kadın... Ne güzel bir anne.
Yıllar vazgeçmiyor birbirini kovalamaktan. Büyümeye başlıyorum iyice. Annemin bin bir haline tanık oluyorum. Annem gülüyor, annem huzursuz, annem ağlıyor, annem düşünceli, annem neşeli... Sorumsuz ve egoist bir kız çocuğuyum, kendi küçük dünyamı annemden daha çok önemsiyorum.
Gün geliyor ve Ankara'ya taşınmamız icap ediyor. Yan yana oturuyoruz otobüste annemle, o koridor tarafına dönüyor ve yüzümü cama yapıştıyorum, güya birbirimize göstermeden ağlıyoruz. Sevdiklerimizden ayrılmanın acısını paylaşıyoruz sessizce.
Annem mükemmel bir ev hanımı. Bulaşıkları diziş şekline hayran olanlar bile var, tertipli kadın. Mis gibi yemekler, tatlılar, börekler... Eli lezzetli dedikleri insanlardan. Kendi küçük dünyam o kadar yoğun ki annemin yoğunluğunu görüp ona yardım edecek vakti bulamıyorum... Ahh çocukluğum...
Genç kız oluyorum artık, iyice büyüyüp serpilmişim, iyice içime kapanmışım... Odamdan çıkmaz olmuşum. Asiyim ya hani.. Zor bir dönem oldu, ayrılıklar falan filan. Kendime o kadar çok kaptırmışım ki kendimi, annemin üzüldüğünü görmüyorum bile. Ne bencillik. Üstelik bir de ipe sapa gelmez yaramazlıklarım ile iyice köstek oluyorum anneme. Odamdan çıkmaya zahmet etmediğim gibi çıksam da eve geliş yolunu bulamıyorum. Arkadaşlarım daha önemli çünkü.(!) Anne o, yalnız kalsa da bir şey olmaz ama arkadaşlarım.... Ah hemen onları alıp hayatımın merkezine oturtmalıyım çünkü ben bir gerizekalıyım!
Zapt edilmesi inanılmaz güç olan bir ergenlik dönemini noktalayıp yetişkinliğe adım atıyorum. Annem hem anne hem de baba o sıralar. Çalışıyor, bizimle ilgileniyor, kendi zamanından çalıp bize vakit ayırıyor, kendi ihtiyaçlarından kısıp bize alıyor. Ben -en büyük gerizekalı- kendi keyfi harcamalarımdan kısıp anneme destek olamıyorum. Ne harika bir evlat!
Sırtımda saçma sapan yüzlerce yük taşıyorum ve bu yükleri annemin sırtındaki yüklerin arasına umarsızca bırakıyorum. Cahilim, düşüncesizim. Annem, güzel annem, sesi çıkmıyor... Kendi gerçek dertlerini gizleyip benim salak saçma dertlerimle uğraşıyor.
Binlerce kez, hayır, milyonlarca kez hayal kırıklığına uğratıyorum o güzel kadını. Ayaklarının altında benim için cenneti barındıran bu muhteşem insana utanç duygusunu yaşatıyorum. İflah olmaz bir gerizekalıyım. Annem... Yine de benim için çabalıyor. En iyisi benim olsun istiyor, ben mutlu olayım istiyor.. Hayatını adıyor.
Ama arkadaşlarım hep daha önemli! Bütün sevgimi, ilgimi arkadaşlarım hak ediyor. Anne kim ki?
---

Bir gece düşünüyorum. Herkesin büyürken yaptığı şey işte, geçmişi gözden geçiriyorum. O zaman yaşadığım şeyler farklı bir açıyla geliyor gözlerimin önüne, başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. "Annem... " diyorum. "Nasıl seni başımın üstünde taşımam da senin başına yük olurum?"  Annemin bana gösterdiği bütün yolların aksine gitmişim, öğütlerini kulak ardı edip kendi bildiğimi okumuşum.
Annem ağlamış ve ben ona sarılamamışım.
Annem mutlu olmuş, mutluluğunu paylaşamamışım.
Annem kendi için güzel şeyler yapmış, yanında olamamışım.


Annem ne ödünler vermiş kendinden....


Bense bir ahmak gibi...


Tiksinilesi bir egoyla..


Hep annemden uzak durmuşum..


Şimdi geldim annem! Biliyorum... Çok geç.. Biliyorum, hatalıyım. Sana layık bir evlat bile değilim. Senin gibi bir pırlantanın yanında bir çöp parçası kadar değerliyim. Kendimi nasıl affettirebileceğimi bile bilmiyorum, fazla geç... Ama tutsam ya elinden? Sıkıca sarılsam sana.. Sessizce özür dilesem... Ömrümü her yanından gereksizlik akan insanlara değil de sana harcasam artık? Biliyorum, sen beni bütün hatalarımla seviyorsun... Teşekkür ederim.. Bu yazıyı sana asla okutmayacağım, ağlarsın. Seni ağlarken görmek.... Cehenneme gitmeyi tercih ederim.
Hani olurda denk gelirsen bir gün, sana olan bakışlarımın içine tüm özürlerimi sığdırdığımı bil. Her bakışımda "özür dilerim" diye haykırdığımı bil. Seni seviyorum..

13 Ocak 2016 Çarşamba

Sıradan bir sabah olmalı...




Bazen gözlerinizi mutlu açmazsınız güne, o yataktan çıkış eziyettir. Ama buna mecbursunuz; gitmeniz gereken bir işiniz, katılmanız gereken dersleriniz, okumanız gereken kitaplar ve dinlemek istediğiniz müzikler vardır. Ayaklarınız yere bastığı an monotonluğunuzun içine düşersiniz. O monotonlukta yapabileceğiniz en büyük değişiklik kahve yerine papatya çayı içmek olacaktır. Zaten ikinci yudumdan sonra bunun iyi bir fikir olmadığına karar verip kahvenizi hazırlamaya koyulursunuz. 

Tam pencerenin önüne oturup yudumlamaya başladığınız kahveniz ile birlikte telefonunuza sıralanmış olan onlarca bildirimi kontrol edersiniz. Gözünüz sürekli sağ üst köşede cilveleşmekte olan rakamlara takılır. Zamanın hakimi olmak istersiniz bir an. Küçük bir gülümseyişle beyninizden geçen bu komik düşünceyi silersiniz. Çünkü bilirsiniz ki zaman sizin hakiminizdir. O küçük tuşa dokunup sanallıktan çıkarsınız. Yüzünüzü avcunuzun içine alıp pencerenin öte yanında akmakta olan hayatları izlemeye koyulursunuz. Anılar eşliğinde... Anılar...

Sevinip üzülmek arasında yaşanan kararsız yüzünüze yansır, parlak cam yansımayı size ulaştırmakta gecikmeyecektir. Parmaklarınız düşünceleri geçiştirmek için yanağınız üzerinde sırayla ritim tutarken yumruk büyüklüğünde bir şey boğazınıza oturacak ve o yumruğun kollarından biri genzinize ulaşıp acı bir şekilde yakacaktır. akabinde yanaklarınızın ıslandığını hissedeceksiniz. Zamanın akıp gitmesini umursamayacağınız anlardan birini yaşıyor olacaksın, zaman yenilecek.

Tam karşınızda duran boş sandalye görmezden gelinmesi gereken alanlardan biri olacak, varlığını bilecek ve ona bakmamak için insan üstü çaba harcayacaksınız. Anlatamadıklarınız bir bir doluşacak zihninize. Benliğinizin size oynadığı ufak bir oyun, düşünmeyi ertelediğiniz kötü şeyler tam da o an kendini düşündürecek. Her şey üst üste gelmez mi zaten? Bağırmak rahatlamak için kullanışlı bir yöntem olabilir, ama yaşadığınız çevre bağırtılarınızı duymaya hazır değildir, zaten kimse sizi dinleme gereği duymazken bağırmak biraz aşırıya kaçmaz mı? Elbette fısıltılarla bile iletişim kurduklarınız vardır, o bambaşka bir güzellik.. Ama ya ön yargılarla sarmalanmış olan insanlık? Hah.

Çabucak kurulayacaksınız yüzünüzdeki utanmaz ıslaklığı,Birileri söylemişti değil mi; "O inci taneleri çok değerli, boşa harcama." uzaklardan gelen bu ses sizi kendinize getiren nokta olacak ve şımarık gülümsemenizi yüzünüze yerleştirip camdan yansıyan görüntünüze bakacaksınız. Negatifliğin yerini pozitiflik alacak. Hayat kaldığı yerden devam edecek ve siz gülümsemeye devam edeceksiniz.
カーソル・スイッチ