25 Nisan 2016 Pazartesi

Büş'ün çenesi düştü, kaç!!

Bir insanı ne kadar sürede tanırız? Ne kadar sürede hayatına dahil oluruz? Elmayı ısırarak mı yoksa keserek mi yer? Yemeğin tadına bakmadan tuzunu atar mı? Sayfaları kıvırır mı ya da ayraç mı kullanır? Uyku alışkanlıkları neler? Çok sık kabus görür mü? Hangi mimiğinden yalan söylediği anlaşılır? Elleri daima sıcacık mıdır yoksa sizin ısıtmanıza mı ihtiyaç duyar? Tuhaf alerjileri var mı? 10 yıl? 3 ay? Net bir sayı söyleyemeyiz. Kimileri bir anda hayatını bize açarken kimileri Pandorica gibi 2000 yıl bekleyebilir açılmak için...

Kimileri de kendini size açmış gibi görünür fakat aslında kocaman bir sır küpüdür. Ben 3. gruptanım. Ne kadar insanlar beni tanıyomuş gibi görünse de içimde kimselere açmadığım bir dünya var. Hayallerim, umutlarım, sevinçlerim.... Hepsini saklıyorum oraya. Birileri görse,bilse bozulacakmış gibi geliyor. Bir hayalimi herkese açma yanılgısına düştüm. Tabii ki Kore hayalimdi, saçmalamayalım lütfen. 😒 "Aaa şurada bir ülke varmış kalkın gidiyoruz." ile yola çıkmadım.

Eğer bu hayalimin 3-5 densizin ağzına meze olacağını bilseydim herkesten gizlerdim. Başından beri takip edenler varsa bilirler, ben yazılarımla ve videolarımla herkesi götürdüm gittiğim yere..

Dilimin ucuna o kadar şey geliyor ki... Yazmamak, konuşmamak için zor tutuyorum kendimi. Sinirleniyorum, sonra "Amaan düşüncesizler işte Büş, ne takıyorsun?" moduna girip kendimi sakinleştiriyorum. İnanın bana benim için sakinleşebilmek hiç bu kadar güç olmamıştı.

Şimdi en başa dönüp ilk cümledeki 'bir insan'ı Büşra yapabilir miyiz? Peki, kaç kişi cevapları biliyor? Hiç mi? Ben de öyle tahmin etmiştim. E güzelim o zaman sen o laübali kelimeleri ağzına alıp ne diye Büşra'ya b*k atıyorsun? 😂 Evet, evet sen! Arada bir yerde kendini zeki sanan bir ablamız var. Büşra Kore'ye gittiğinde sen onun yanında mıydın? Onunla beraber mi yiyip içtin? Hayır. O çenen neden kapanmıyor o halde? Sanki benim elimden tutup götürmüş gibisin...

Kim olduğunu bu ablamız kendisi çözemediyse ona bir kolaylık sağlamak istiyorum. Mesela evine adının ve mahkeme tarihinin olduğu bir kağıt gitse? Bence güzel bir fikir.

Bakın, herkesin meşgul bir hayatı var. Özellikle şu sıralar benim. Yeniden sınava hazırlanıyorum ve tekrar etmem gereken konular, anlamış gibi yapıp ertelemem gereken paragraflar, çözmem gereken bir yığın test... Ve gün sadece 24 saat... Senin gibi okuyup cahil kalamadım ben kusura bakma. 😌 Beni niye böyle abidik gubidik işlerle uğraştırıyorsunuz ayol?

Aaaa unuttum! Şey vardı bir de.... "Büşra Kore'ye gitti, şimdi totosu arşta geziniyor." Yahu, benim yapımda yok öyle bir olay. Ben samimi, pıtırcık bir insanım. Nereden çıkarıyorsunuz bunu? Düzgün Türkçe kullanıyor olmak havalı olmak demek mi allasen? Sen gelir benim fotoğrafıma "Saçını şöyle yap, yukarı bak, kafanı eğ, kolun yamuk." dersen ben pek tabii seni terslerim. Çünkü neden terslemeyeyim? Çünkü sana ne? Fikrini sormamışımki senin.

Neyse bak sinirlendim yine -_- Sakin ol Büş. Tamam, sakinim. (Okuyucu burada 10 dakika kahve molası verildiğini bilmiyor 😔) Aman ne çok konuştum yaa.... Zaten aslında geveze biriyim, kimseyi bulamazsam tavaya tencereye isim verir onlarla dertleşirim... *Schizophrenia alert.* Ne kadar geveze olduğumu anlamanız için youtube kanalıma bir video yükleyeceğim ilerleyen zamanlarda. Umarım vakit bulurum. Atarımı giderimi yapıp sevimli kız oldum, şimdi gidip çalışma masasında ruhumu teslim edebilirim...

Okuduğunuz için teşekkürler!

Not 1: Elbette yine Kore'ye gideceğim ama gidip döndüğümden bile haberinizin olacağını sanmıyorum. Bu kadar lafın üzerine sadece yakınlarımın haberi olur.  Sad story. "Yaaa Büşra ablaaa." diye beni ayartmaya çalışmayın kız. Tamam sana torpil, tamam sana da torpil diye diye işin gizliliği kalmaz. 😂

Not 2: Hukuki açıdan uyarı verecekler için bu not, hukuki destek alıyorum, her konuda bilgim var. Teşekkür ederim. 😍


11 Şubat 2016 Perşembe

Sıradan bir günün sıradan sabahına her zamankinden daha erken uyanmak yapılacaklar listemde yoktu. Üstelik herkes işe gitmişti ve ben sürekli havlayıp ortalığa pisleyen yavru köpekle tek başımaydım. Ders çalışma isteğim içeri kaçmıştı, zorla biraz test çözdükten sonra mükemmel kahvaltı için kollarımı sıvadım.

Hamurger'den bulduğum donut tarifinin kurtarıcım olmasını umuyordum, o kadar uğraşın üzerine iki ısırıkta kenara atmasaydım donutları... İştahım yoktu yine. Canı sıkıldıkça yemek yiyen bir insanın iştahı nereye kaçardı ki? Hiç işte..

Sevgili yavru köpeğin mamasını verip çişini yaptırdıktan sonra bir şeyler okuyabilmek adına odama kapattım kendimi. Ama ne mümkün? Köpeğin yanından ayrılır ayrılmaz ağlamaya başlıyor! Yanına gidiyorum -kendisi balkonda ikamet etmekte- bu sefer üzerime atlayıp tüyünü tüsünü bulaştırıyor.. Hayvan ayırt etmem ama kedi insanıyım ben, köpeğin o sevimli şımarıklıkları hiç çekici gelmiyor. 

Temsili


O balkonda, ben balkon kapısının hemen önünde yerde... Oturttu beni buraya kuyruk sallıyor. Kalkıp gidecek gibi yapıyorum melül bakışlarıyla olduğum yere yeniden oturtuyor beni. Ama okumam gereken şeyler var be köpüş.... 

Kısa süreli havlamalarını göz ardı ederek hızlıca odama gidip kitabımı getiriyorum, balkon kapısının önüne bir minder atıyorum. Köpeğin keyfi yerine geliyor. Biz de her ilgi görmediğimizde ağlasak bizimle böyle ilgilenenler olur mu acaba diye aklımdan geçmiyor değil... 

Küçükken de öyle olmaz mıydı? Biraz ilgi, biraz süt, vitrinden göz kırpan gıcır oyuncaklar... Hepsini ağlayarak elde etmedik mi? Hah.. O zaman bu köpek büyüdüğünde benden gram ilgi koparamaz duygu sömürüsüyle. Şımarık şey.. 

20 Ocak 2016 Çarşamba

Anneye Dair...



Huysuz değildim, yaramazdım.. Ufacık, başına buyruk bir kız çocuğuydum. İstediğim şeyleri elde etmesini bilirdim. Asiydim biraz. Belime kadar uzamış olan saçlarımı tek tek örerdi annem. Hepsine aynı özeni göstererek üstelik. Narin elleriyle...
El işlerine ayrı bir takıntım vardı. Çamaşır makinesi lüks o zamanlar, elde yıkama konusunda annemin minik rakibiydim. Misafirliklerde elime geçen bezle ortalığın şöyle bir tozunu alırdım. Şöyle hayal edin, ufak tefek bir kız var, o dönem Ferdi Tayfur meşhur, onun hit şarkılarından birini dili döndüğünce söylüyor annesinin çamaşır suyuna bastığı çamaşırları banyo kapısındaki engelleri aşarak yıkıyor. Bir de azimli, tertemiz olacak hepsi..
Yıllar sonra büyüyor ve okumayı öğreniyorum, gazete eklerindeki kitaplar en iyi arkadaşlarım. Ayşegül çarşıda, Ayşegül pazarda... Siyah evrak çantası gibi bir şey geçmiş elime, bütün kitaplarımı onun içinde biriktiriyor, yanımdan ayırmıyorum. Sosyal hayatım da aktif o sıralar, izci olmuşum. O etkinlik senin, bu etkinlik benim... Fular takma töreni, piyesler, şarkı söylemeler. Gözüm hep o koca kalabalığın arasında pırlanta gibi parlayan annemi buluyor, ne güzel kadın... Ne güzel bir anne.
Yıllar vazgeçmiyor birbirini kovalamaktan. Büyümeye başlıyorum iyice. Annemin bin bir haline tanık oluyorum. Annem gülüyor, annem huzursuz, annem ağlıyor, annem düşünceli, annem neşeli... Sorumsuz ve egoist bir kız çocuğuyum, kendi küçük dünyamı annemden daha çok önemsiyorum.
Gün geliyor ve Ankara'ya taşınmamız icap ediyor. Yan yana oturuyoruz otobüste annemle, o koridor tarafına dönüyor ve yüzümü cama yapıştıyorum, güya birbirimize göstermeden ağlıyoruz. Sevdiklerimizden ayrılmanın acısını paylaşıyoruz sessizce.
Annem mükemmel bir ev hanımı. Bulaşıkları diziş şekline hayran olanlar bile var, tertipli kadın. Mis gibi yemekler, tatlılar, börekler... Eli lezzetli dedikleri insanlardan. Kendi küçük dünyam o kadar yoğun ki annemin yoğunluğunu görüp ona yardım edecek vakti bulamıyorum... Ahh çocukluğum...
Genç kız oluyorum artık, iyice büyüyüp serpilmişim, iyice içime kapanmışım... Odamdan çıkmaz olmuşum. Asiyim ya hani.. Zor bir dönem oldu, ayrılıklar falan filan. Kendime o kadar çok kaptırmışım ki kendimi, annemin üzüldüğünü görmüyorum bile. Ne bencillik. Üstelik bir de ipe sapa gelmez yaramazlıklarım ile iyice köstek oluyorum anneme. Odamdan çıkmaya zahmet etmediğim gibi çıksam da eve geliş yolunu bulamıyorum. Arkadaşlarım daha önemli çünkü.(!) Anne o, yalnız kalsa da bir şey olmaz ama arkadaşlarım.... Ah hemen onları alıp hayatımın merkezine oturtmalıyım çünkü ben bir gerizekalıyım!
Zapt edilmesi inanılmaz güç olan bir ergenlik dönemini noktalayıp yetişkinliğe adım atıyorum. Annem hem anne hem de baba o sıralar. Çalışıyor, bizimle ilgileniyor, kendi zamanından çalıp bize vakit ayırıyor, kendi ihtiyaçlarından kısıp bize alıyor. Ben -en büyük gerizekalı- kendi keyfi harcamalarımdan kısıp anneme destek olamıyorum. Ne harika bir evlat!
Sırtımda saçma sapan yüzlerce yük taşıyorum ve bu yükleri annemin sırtındaki yüklerin arasına umarsızca bırakıyorum. Cahilim, düşüncesizim. Annem, güzel annem, sesi çıkmıyor... Kendi gerçek dertlerini gizleyip benim salak saçma dertlerimle uğraşıyor.
Binlerce kez, hayır, milyonlarca kez hayal kırıklığına uğratıyorum o güzel kadını. Ayaklarının altında benim için cenneti barındıran bu muhteşem insana utanç duygusunu yaşatıyorum. İflah olmaz bir gerizekalıyım. Annem... Yine de benim için çabalıyor. En iyisi benim olsun istiyor, ben mutlu olayım istiyor.. Hayatını adıyor.
Ama arkadaşlarım hep daha önemli! Bütün sevgimi, ilgimi arkadaşlarım hak ediyor. Anne kim ki?
---

Bir gece düşünüyorum. Herkesin büyürken yaptığı şey işte, geçmişi gözden geçiriyorum. O zaman yaşadığım şeyler farklı bir açıyla geliyor gözlerimin önüne, başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. "Annem... " diyorum. "Nasıl seni başımın üstünde taşımam da senin başına yük olurum?"  Annemin bana gösterdiği bütün yolların aksine gitmişim, öğütlerini kulak ardı edip kendi bildiğimi okumuşum.
Annem ağlamış ve ben ona sarılamamışım.
Annem mutlu olmuş, mutluluğunu paylaşamamışım.
Annem kendi için güzel şeyler yapmış, yanında olamamışım.


Annem ne ödünler vermiş kendinden....


Bense bir ahmak gibi...


Tiksinilesi bir egoyla..


Hep annemden uzak durmuşum..


Şimdi geldim annem! Biliyorum... Çok geç.. Biliyorum, hatalıyım. Sana layık bir evlat bile değilim. Senin gibi bir pırlantanın yanında bir çöp parçası kadar değerliyim. Kendimi nasıl affettirebileceğimi bile bilmiyorum, fazla geç... Ama tutsam ya elinden? Sıkıca sarılsam sana.. Sessizce özür dilesem... Ömrümü her yanından gereksizlik akan insanlara değil de sana harcasam artık? Biliyorum, sen beni bütün hatalarımla seviyorsun... Teşekkür ederim.. Bu yazıyı sana asla okutmayacağım, ağlarsın. Seni ağlarken görmek.... Cehenneme gitmeyi tercih ederim.
Hani olurda denk gelirsen bir gün, sana olan bakışlarımın içine tüm özürlerimi sığdırdığımı bil. Her bakışımda "özür dilerim" diye haykırdığımı bil. Seni seviyorum..

13 Ocak 2016 Çarşamba

Sıradan bir sabah olmalı...




Bazen gözlerinizi mutlu açmazsınız güne, o yataktan çıkış eziyettir. Ama buna mecbursunuz; gitmeniz gereken bir işiniz, katılmanız gereken dersleriniz, okumanız gereken kitaplar ve dinlemek istediğiniz müzikler vardır. Ayaklarınız yere bastığı an monotonluğunuzun içine düşersiniz. O monotonlukta yapabileceğiniz en büyük değişiklik kahve yerine papatya çayı içmek olacaktır. Zaten ikinci yudumdan sonra bunun iyi bir fikir olmadığına karar verip kahvenizi hazırlamaya koyulursunuz. 

Tam pencerenin önüne oturup yudumlamaya başladığınız kahveniz ile birlikte telefonunuza sıralanmış olan onlarca bildirimi kontrol edersiniz. Gözünüz sürekli sağ üst köşede cilveleşmekte olan rakamlara takılır. Zamanın hakimi olmak istersiniz bir an. Küçük bir gülümseyişle beyninizden geçen bu komik düşünceyi silersiniz. Çünkü bilirsiniz ki zaman sizin hakiminizdir. O küçük tuşa dokunup sanallıktan çıkarsınız. Yüzünüzü avcunuzun içine alıp pencerenin öte yanında akmakta olan hayatları izlemeye koyulursunuz. Anılar eşliğinde... Anılar...

Sevinip üzülmek arasında yaşanan kararsız yüzünüze yansır, parlak cam yansımayı size ulaştırmakta gecikmeyecektir. Parmaklarınız düşünceleri geçiştirmek için yanağınız üzerinde sırayla ritim tutarken yumruk büyüklüğünde bir şey boğazınıza oturacak ve o yumruğun kollarından biri genzinize ulaşıp acı bir şekilde yakacaktır. akabinde yanaklarınızın ıslandığını hissedeceksiniz. Zamanın akıp gitmesini umursamayacağınız anlardan birini yaşıyor olacaksın, zaman yenilecek.

Tam karşınızda duran boş sandalye görmezden gelinmesi gereken alanlardan biri olacak, varlığını bilecek ve ona bakmamak için insan üstü çaba harcayacaksınız. Anlatamadıklarınız bir bir doluşacak zihninize. Benliğinizin size oynadığı ufak bir oyun, düşünmeyi ertelediğiniz kötü şeyler tam da o an kendini düşündürecek. Her şey üst üste gelmez mi zaten? Bağırmak rahatlamak için kullanışlı bir yöntem olabilir, ama yaşadığınız çevre bağırtılarınızı duymaya hazır değildir, zaten kimse sizi dinleme gereği duymazken bağırmak biraz aşırıya kaçmaz mı? Elbette fısıltılarla bile iletişim kurduklarınız vardır, o bambaşka bir güzellik.. Ama ya ön yargılarla sarmalanmış olan insanlık? Hah.

Çabucak kurulayacaksınız yüzünüzdeki utanmaz ıslaklığı,Birileri söylemişti değil mi; "O inci taneleri çok değerli, boşa harcama." uzaklardan gelen bu ses sizi kendinize getiren nokta olacak ve şımarık gülümsemenizi yüzünüze yerleştirip camdan yansıyan görüntünüze bakacaksınız. Negatifliğin yerini pozitiflik alacak. Hayat kaldığı yerden devam edecek ve siz gülümsemeye devam edeceksiniz.

29 Eylül 2015 Salı

Yutkunamamak..









Küçük bir mağazada çalışıyorum, 2010 ya da 2011. Patronumun eşi yanımda, müşteri yok. Ellerimizde birer kupa kahveyle muhabbet ediyoruz. İçeri apar topar bir kadın giriyor, içi göz iki çeşme içli bir şekilde ağlıyor. Panikle yerimizden fırlıyoruz patronumun eşiyle, kekeleyerek konuşmaya başlıyor kadın;

"Bir sigara verebilir misiniz, lütfen.." 

Yaklaşınca fark ediyorum, gözleri kan çanağına dönmüş ağlamaktan, uzun süredir ağladığı belli. Patronumun eşi aceleyle çantasına uzanıyor ve çıkardığı paketi uzatıyor ona, bir tane alıyor sadece. Teşekkür ederek çıkıyor dükkandan, gözlerimle takip ediyorum. Dükkanın hemen yan tarafındaki boşluğa çekiyor ve yakıyor sigarasını. Dayanamayıp yanına gidiyoruz. Titreyen parmaklarının arasında tuttuğu sigarasıyla beraber yere çökmüş.

"Sorun ne?" diyor patronumun eşi.

"Aldatmış beni. Sevgilisi mesaj attı, boşanın diyor."

Diğer elinde sıkı sıkıya tuttuğu telefonu patronumun eşine uzatıyor mesaja baksın diye. Devamını getiremiyor kelimelerinin, sigarası parmaklarının arasından kayıp yere düşüyor. Omuzları şiddetle sarsılmaya başlıyor. Biz de çöküyoruz yanına, patronumun eşi sarılıyor hemen. Saçlarını okşuyor. Bir sigara daha yakıp uzatıyor. 

Ben gelen müşterilere bakmak üzere dükkana girmek zorunda kalıyorum. Bir saat boyunca sürüyor yoğunluk. Aklım o kadında, odaklanamıyorum. Patronumun eşi bitkin bir halde giriyor içeri, rengi solmuş. Elimdeki trikoyu katlayıp aceleyle yerine tıkıştırıyorum. 

"Ne oldu? Gitti mi?" diye soruyorum, gözüm kapıda. Başını sallıyor.

"Yeni doğum yapmış." diyor. 

Kalakalıyorum öylece, yutkunamıyorum.


****






Bir adam var. Kahverengi takım elbiseli, kır saçlı. Hafif yapılı. Ceketinin yakasında minik bir rozet. Emekli öğretmen gibi görünüyor. Büyük bir kafenin bahçesinde, ortadaki ahşap masalardan birinde dik bir şekilde oturmuş, önünde sadece ince belli bardakta bir çay. İki elinin parmak uçlarıyla kavramış bardağı.

Bakışları boşlukta, içini çekiyor devamlı. Göz göze geliyoruz bir ara, dertli olduğu belli. Karşısındaki sandalyeye oturup, "Anlat amca.." demek istiyorum. "Derdin, sorunun neyse anlat, dinleyeyim." 

Dudaklarını birbirine bastırıp yeniden içini çekiyor ve bakışlarını boşluğa çeviriyor. Ara ara kırpılıyor gözleri, parmak uçları hala o bardağın üzerinde. Bir an toparlanıp başka bir müşterinin siparişini getirmek üzere içeri gidiyorum. 1 dakikalık bir eylem. Geldiğimde amcanın sandalyesi boş, çayı yarım ve masanın üzerinde bir çay parası... 'Çayını içemeyecek kadar dertliydi herhalde..' diye düşünüyorum. Aklım kalıyor o masada otururken ki görüntüsünde. Ne zaman o tarafa baksam, amca orada oluyor, bakışları boş...




Bir de bu çeşit yazmayı deneyeyim dedim. İkisi de yaşanmış olay. Ve daha pek çok şey yazdım böyle ama paylaşıp paylaşmama konusunda kararsızlığa düştüm... 

Basit gibi görünebilir, belki de basittir bilmiyorum. Bu olayları yaşadığımda çok yoğun duygular hissettim, o duyları yazıya dökmekte başarısız olmuş olabilirim, affedin. 

Sizi derinden etkileyen olaylar var mı? DM atın!!! 


22 Eylül 2015 Salı

Ben Geldim!!




Ne kadar uzun zaman olmuş yazmayalı... 

Günler günleri, aylar ayları kovalarken ben hep meşguldüm. Üniversite hazırlığı telaşına düşmüştüm, istediğim yer tutmadı.. Ankara İngiliz Dili ve Edebiyatı isterken, Beykent Rusça Mütercim-Tercümanlık tuttu şansıma. Hani son dakikada bir değişiklik yaparsınız, aman nasılsa çıkmaz bu dersiniz ya... Hah aynen öyle oldu. O kadar emek boşa mı gitti peki? Hayır, sanmıyorum. Bu sene daha azimliyim, hızlı başladım çalışmaya.. Dershane, kurslar... Elimden geleni yapıyorum. İngiliz dili olsun istiyorum bir yandan, diğer yandan iç mimarlık bana göz kırpıyor...  Birileri Psikoloji oku diyor, hukuk selam veriyor... Kafam çok karıştı kızlar... Aman kısa yoldan 2 yıllık oku diyen ponkitoşkolar da var, bi sus be diye yüzlerine bağırmak istediğim -_- Sen oku 2 yıllık, hıh.

Şu an ne yazdığımın bile farkında değilim... Kahvemi aldım elime bilgisayarımı açtım, kuruldum masaya... Ekranla bakışıyoruz.. Fonda Adele-Skyfall.. Oruç tutacağım, sahur vaktini bekliyorum.. 
Siz ne yapıyorsunuz acaba bunu okurken, çok merak ediyorum. Ya da genel olarak neler yapıyorsunuz? Liseliler pek mutlu değillerdir şu sıralar, okullar açılıyor.. Üniversiteye yeni başlayacaklar heyecanlıdır, ouu. Nereleri kazandınız? Nasıl da meraklıyım hehe... Yorum olarak yazın bana.. Ya da DM atın instagramdan, merak ederim vallahi.

Kore konusunu da yazmak isterim ama diğer blogtan.. Sorularınız varsa yazın, ben cevaplandırıp yayınlayayım, ne dersiniz? Hep "tamam ablaaaa" diyorsunuz, sonra 2 kişi soru soruyor, benim de hevesim kaçıyor -_- Yazar hanıma biraz yardım, biraz anlayış lütfen.. 

1 saat önce Kafka okudum yine, Milena'ya Mektuplar, hep elimin altındadır bu kitap, sürekli açar okur, notlar yazarım içine. Takıntı gibi bir şey oldu bu bende... Geçen sene kuzenim bana Kafka okuttuğunda krizlere girmiştim ben bunu anlamıyorum diye. Sinirlerim bozulmuştu, atmıştım kitabı bir köşeye.. Çok pişmanım Kafka.... Affet beni güzel adam.. (Kendime şizofreni tanısı koydum şu an..) Her neyse, beni çok hüzünlendiren bir alıntı yapacağım Kafka'dan... 

"Milena asla gerçekleşmeyecek olan ortak geleceğimiz için yazmanın bir sebebi var mı? Bunlar asla gerçekleşmeyecek diye mi bu konu hakkında yazıyorsun?
...
..
..
Son derece açık bazı şeyler vardır, asla beraber olamayacağız, aynı evi, aynı teni paylaşmayacağız, aynı masada oturmayacağız,hatta aynı şehirde bile oturmayacağız. Yarın sabah yataktan çıkmayıp işe gitmeyeceğimden ne kadar eminsem bundan da o kadar eminim."

Yanaklarım ıslandı, ekranı bulanık görüyorum... Gece gece hoş değildi bu, evet. Nasıl bir isyandır Kafka'nın ki... Nasıl bir haykırıştır o sessizce.. Bir adamın bu kadar umutsuz olması acı verici değil mi? 

Sizi de böylesine etkileyen kitaplar var mı? Şarkılar... Filmler... Sözler.. Herhangi bir şey.. Bir aralar Kahraman Tazeoğlu takıntım vardı, Ankara'ya her geldiğinde giderdim, kitaplarımın hepsi imzalıydı zaten, konuşmak için giderdim, görevliler 1 dakikanın sonunda kış kışlardı beni -_- Bir seferinde o kadar inatçı olmuştum ki imza gününün yapıldığı kitapçı ellerinde kalan Kahraman Tazeoğlu posterlerini bana verip gönlümü almaya çalışmışlardı... Ergenliğim tam bir kaos.... Şimdi komik geliyor hep. Emre Aydın'ın peşinden de az dolaşmadım haa. Her konserde vardım, en ön sırada... Göz göze gelecek gibi olsak ya da ben göz göze gelmişiz gibi olduğunu sansam Müge'ye bağırırdım, "Mügee baktııı!!! Emre bana baktı!!!"  Komik kızım vesselam.

Kaç konuya atladım sayabildiniz mi? Ben sayamadım... Fonda Rolling in the Deep var şu an. Bu kadının sesi huzur veriyor!! Aksini iddia eden arsız bela dinlesin -_- Bazı şarkılar olur, kimseyle paylaşmak istemezsin.. Hepimizin vardır öyle şarkıları, değil mi? Kurallarımı yıkıp o şarkıyı paylaşsam mı sizinle, hmm... Nch, yapamıyorum, elim varmıyor vallahi. Saniyorum ki o şarkıdaki duyguları benden başka kimse hissedemeyecek, kimse anlayamayacak o melodilerdeki huzuru... Ne kadar bencilim.. Bencilliğimden kurtulduğum gün paylaşacağım o şarkıyı, söz.

Ay ne çok konuştum. KAHVEM DE BİTTİ. 

Gelecek seferki yazı için beni yönlendirin tamam mı? Yoksa böyle saçmalar dururum....... Bir sürü yorum yapın bana. Okuduğunuzu bileyim ay :P Seviliyorsunuz :*

30 Ekim 2014 Perşembe

Mutluluk?!

Mutlu musunuz? Gerçek anlamda..
Hiçbir derdiniz tasanız olmadan yaşayabiliyor musunuz? Gerçekten mi?? Imreniyorum size. 



Peki mutsuz insanların dertlerini dinliyor musunuz? Hayır!!!
Hiç birimiz mutsuz insanların mutsuzluklarını dinlemek istemiyoruz. AMA KENDIMIZ MUTSUZ OLDUGUMUZDA BUNU BIRILERINE ANLATMA IHTIYACI DUYUYORUZ. O zaman mutsuz insanlarin sorunlarını dinlemekten neden kaçıyoruz? Cevap belli; EGOIZM.
Egoistligimiz gözümüzü o kadar kör etmiş ki...
Bir örnek vereyim.. Geçtiğimiz günlerde depresif bir yazı yazdım. Yaklaşık 700 kişi bu yazıyı okudu. Ve aldığım tepkiler şu şekildeydi;
+Böyle yazılar sana yakışıyor mu?
+Sen mutsuz olmamalısın.
+Ruh halin gerçekten böyle mi?
+Mutlu yazılar yazmalısın.
+Sen hep gül!! Vs. Vs.
Tamam buraya kadar güzel,beni düşündüğünüz için çok teşekkür ederim. Ama unutmayın ki bende insanım ve 24 saatin 24ünü mutlu geçiremem. Mümkün mü bu?? Bir insan nasıl 7/24 mutlu olabilir?? Ahh cidden..
Ama şu şekilde gelen tepkiler cidden umm nasıl desem sinirli hissetmemi sağladı.
+Takma yaa,neden kafana takıyorsun ki?
Hoppalaaa..
Demek ki üzülmüşüm,hayal kırıklığına uğramışım falan filan..
Bir insana neden bir şeyleri kafasına takmamasını söyleriz? Çünkü 2 saatimizi onun 'saçma' dertlerini dinlemek için harcamak istemeyiz ve bundan kaçış yolu olarak "takma yaa" lafını yapıştırı veririz. SANKİ BİZ 'TAKMA' DEYİNCE KARŞIMIZDA Kİ KİŞİ BÜTÜN DERDİNİ BİR ANDA UNUTACAK VE NORMAL YAŞAMINA DEVAM EDECEK....

Siz bunu başkalarına sayısız kez yaptınız.. ve başkalarıda size yaptı. Ve sonra şöyle bir cümle ortaya çıktı; "KİMSE BENİ ANLAMIYOR!" Siz birilerini anlamayı denediniz mi ki birileri sizi anlamaya çalışsın? Siz birilerine "takma yaa" demeden derdini dinleyip,yol göstermeye çalıştınız mi ki birilerinden bunun karşılığını bekliyorsunuz?? Yoo. Hayır. Hepimiz egoistiz. Önemli olan sadece kendi dertlerimiz. Başkasının derdinden bize ne canım.. değil mi ama.. evet süper devam edin... devam edinki ilerde 'mutluluğunuzu' anlatabileceğiniz birileri bile kalmasın etrafınızda.. Sonra da şu cümle ortaya çıksın; " KIMSE BENI SEVMIYOR!" Birileri sizi neden sevsin ki? Adamların derdini dinlemediniz,mutluluğunu dinlemediniz... Neyin karşılığında sevilmeyi bekliyorsunuz? Karşılıksız sevgi?? Bence sadece aile içi olan bir şeydir bu. Anne karşılıksız çocuğunu sever,çocuk onu doğuran kadını. Karşılıksız sevdiğiniz bir arkadaşınız oldu mu? /Aşktan bahsetmiyorum./ Tabii ki olmadı. Birini tanımadan önce hiçbir duygu beslemezsiniz. Tanıdıktan sonra kimyanız,ortak zevkleriniz uyuşursa birbirinizi seversiniz. Ama bir arkadaşa karşılıksız sevgi beslemeyezsiniz. Yapabilir misiniz? Tebrik ediyorum.. formülünü bizimle de paylaşın..Gerçi bizler egoist olduğumuz için karşılıksız sevgiyle vakit harcamayız.
Daha çok dram filmler mi izlersiniz romantik komedi mi? Bizi eğlendirecek filmler dururken neden dram izleyip kendimizi strese sokalım ki.. 'Oppa'lı diziler mi izlersiniz aile dizileri mi? Şu +100 bölüm olanlardan... Cevap veriyoruuumm... Bingo! 'Oppalı' diziler. Çünkü onların derdi yok tasası yok. Adamlar biniyorlar son model arabalara,holdinglere,barlara,hani 2. Bağımsız bir evleri falan oluyo ya.. hah işte oralara gidiyorlar..Ohh ne ala.. Adam rahat. Akşam ne yesem derdi yok, sabah 5 dakika erken kalkayimda kahvaltı yapayım derdi yok.. En kötü başına ne gelebilir? Annesi babası kızı onaylamaz,kredi kartlarını kapattırır elinden evini arabasını alır ama asıl oğlanımız yine dert etmez bulur kendine kalacak bir yer. Oteller zinciri falanda vardır çünkü. Ayy töbe töbe konu nerelere geldi. 2 dakikada dizi yorumlarmışım onu anladım. Herneyse...



Bir film önerebilir miyim size?? Tam bir dram üstelik aile filmi.. Robert De Niro'nun muhteşem oyunculuğuyla hemde.. "Everybody's Fine" yani "Herkesin Keyfi Yerinde"... Gerçek hayatta böyle şeyler olmuş mudur olabilir mi bilmiyorum.. Tam öyle bir anımda izlemiştim ki filmi.... Filmin sonunu izlemedim,yaşadım adeta. Spoiler vermeyeceğim kkk izleyenler düşüncelerini paylaşsın benimle.

-Bilmeyenler için memleketime geldim çok sık yazamıyorum kusura bakmayın :) 


カーソル・スイッチ